12 Ocak 2019 Cumartesi

Bekleme

İyi bir insana "sen kötüsün" demek,
Bunu söyleyeni insanlıktan çıkarır mı?

Bazen karşıma değişik metinler çıkıyor
Cümleleri farklı "kötü" yürekli insanlar tarafından yazılmış
İçi boş, içi sığ, içi kendinden olmayanı yok etme arzusunda
En acısı da "kendini" kayırmak olsa gerek!
Bu dünya değil midir en büyük savaşı iyi ve kötü olanlar arasında vermekte olan?
En kadim ırkların sonu neden geldi sanırsın?

"Kötü" olmanın seni insan yapmadığı
Vardığın noktada çok ama çok mutsuz olduğun gerçeğini,
Ne zaman anlayacaksın?

Peki ya kötülük yapmamanın iyilik demek olmadığını,
İyi olmak için çaba göstermek gerektiğini
Ne zaman farkedeceksin?

Sabırla bekleyeceğim.
Düzelmeni,
Geçmesini,
Öğrenmeni,
Ve nihayetinde gerçekten iyi bir insan olmanı.

Rabbin de bunu bekliyor.





5 Aralık 2018 Çarşamba

Dünya


Her gün yeniden şaşıyorum dünyaya
Ve kendi halime.
Sonra bilindik cümleler geliyor aklıma eskilerden
Bu kadar net hatırlamazdım çocukluğumu önceleri
Bir yanda ne olmak istediğimle ne olduğum arasındaki derin uçurum
Bir yanda elimdeki ile elimde olmayan arasındaki fark
Sanki bir öküz oturuyor içimde
yıllardır onu besliyorum.
Ben ondan bıktım, o benden bıkmadı.
Çocukluğum
Her geçen gün daha da berraklaşıyor
Anılarım değil, hislerim
Arzularım
Hayallerim
Nerede olmak ve ne olmak istediğim.

Bu dünya cehennem dedikleri aslında
Sana benzemeyen ve de asla benzemeyecek olanlarla bir arada yaşama zorunluluğu
Ne kadar kaçarsan kaç
Nereye gidersen git, peşinden geliyor
Çünkü bu dünyada iyilik ve kötülük var
Çünkü bu dünya yangın yeri
Çünkü bu dünyanın yükü ve
insan olmanın bedeli çok ağır.

Ne mutlu bu bedeli ödeyebilenlere
Ne mutlu insan olmanın erdemini anlayabilenlere
Ne mutlu onlara,
Ne mutlu...






4 Haziran 2018 Pazartesi

Kapı

İçim eziliyor karanlık gecede
zifir lamba olmuş sanki iyice karartıyor yüreğimi
Manasızca yanıyor sol ayak tabanım
Çok oturmaktan olsa gerek

uzun oturuyorum son zamanlarda
Sahi son zamanlar ne kadardır var
Ne kadar uzun sürüyor bazı evren budalası sonsuzluktaki günler

Şimdi gelsen
En uzak noktalarımın birinden

Kömür karası kapılarım var içimde, sımsıkı
Ne geleni görüyor ne de içimden gideni
Ne kalanı görüyor ne de içimden geçeni

Şimdi bize ancak bir ışık lazım.

Bulan, kapıyı çalsın.




25 Ocak 2018 Perşembe

Çünkü kuşlar uçuyor

dışarı bakıyorum.
Mavi gökyüzü, turuncu çatılar. Bol pencere ve alabildiğine dağ manzarası.
Arada bir de kuşlar uçuyor şansıma, seviyorum.
Karanlıklara kapılacak gibi oluyorum. Sonra hemen geçiyor.
Yani artık çabuk geçiyor, farkediyorum.
Dallar yerlere sarktığında
Ya da sararıp koptuğunda yapraklar
Mevsimden bağımsız bir hüzün hali çöktüyse üstüme
Kulağımın içinde benimle konuşan biri
"Ne boktan bu Dünya" diyorsa ve oldukça sık bir şekilde
Yazdıkça yazasım
Sustukça susasım
Uyudukça uyuyasım
Gittikçe gidesim geliyorsa
Tüm sinir hücrelerim işbirliği yapmış
Olan biten her kötü şeyi üstüne alıyorsa
duyuyorum ayak seslerini o zaman
Koşmaya başlıyorum, kaçıyorum
ve Seçtiğim hayatı tutuyorum ellerinden
Yanımda götürüyorum her yere.
Yitip gitmek istemediğimden
sağır oluyorum konuşan sese
Sen dur, ötede dur diyorum.
İstemiyorum misafir.
Bıktım misafirlerden.
Ben giderim gerekirse sen gelme, dur.
Bak yine kuşlar uçuyor sana inat.
ey beynimin karanlığı!
Yüreğimin aydınlığı seni yendi bir defa.
Gerekirse yine yenerim.
Çünkü kuşlar uçuyor.
Çünkü kuşlar
İçimde, dışımda
Her yerdeler...
Kuşlar...

Kuş oldum uçuyorum ben.
Sen
yürümeye devam et.




22 Eylül 2017 Cuma

Anladım

En sonunda anladım
Ne demek istediğini
Beni neden sevdiğini
Neden gittiğini
Neden bittiğini
Hepsini anladım

Yüreğim tebessüm yüklü
İçim çok aydınlık
Kuşlar uşuyor dört bir yanımda
Elimi dokunsam şifa
Bir sözüm her derde deva
Sen beni iyi tanımışsın meğer

İyi ki gitmiş
İyi ki bitmişsin
İyi ki korkmuş
İyi ki kaçmışsın

sen gitmesen ben olmazdım.
burada durmazdım.
Duramazdım.

gittiğin yerde kal.
Gelme.



13 Eylül 2017 Çarşamba

Başkası

Hatıralarla yoğrulduğumu az çok bilirsiniz.
Hatta bazen fazla kaçırıp içimi bozduğumu da.
Olsun.
En azından bugünlük olsun.
Ne özlediğini bile bilmeden eskiyi özleyenlere selam olsun bugün.

Ben eksik yazacağım. Bir başkası, Can Güngör, fazlasıyla yazmış zaten:

"Tutunmak Nasıl Da Güçleşti
Uçuşup Dururken Yerle Birleştim
Cuma Günü Her Yer Alev Sokak Harlı
Bense Soğuk Beyaz Şarap Tadı
Ah Aklımda Silik Düşler
Geriye Geriye Dönüşler Var
Devrimimin Ortasından Ta En Başa Kaçışlar Var
Tütün Sarmaya Yorgun Ellerim Kimi Nasıl Sarar
Boğazımda O Bozuk Tad Otomatik Sigaralar
Her Şeyden Düşüp Gitmek Bambaşka Bir Uyanışa
Ama Şimdi Bu Ev Var Kediler Var… Kediler Var
Ah Aklımda Silik Düşler
Geriye Geriye Dönüşler Var
Devrimimin Ortasından Ta En Başa Kaçışlar Var
Bir Elimde Telefon Üstünde Adın Yazar
Düşünürüm Seni Zaman Gelir O Resmini
Kışın Biriydi O Kaç Parçaya Bölünmüştük
Yalnızlıklarımıza Sarılıp Nasıl Da Üşümüştük
Ah Aklımda Silik Düşler
Geriye Geriye Dönüşler Var
Devrimimin Ortasından Ta En Başa Kaçışlar Var"

Dinlemediysen çok şey kaçırdın demektir: https://youtu.be/UZWfDRybnj8


11 Temmuz 2017 Salı

366. Gün

Yaşın hala 19. 

16 sene önce bugün, Haluk Levent konserine gitmiştik.
İlk defa.

Sana tişört almıştım hediye. Siyah.
İlk defa korktum hediyemi beğenmezsen diye.

Mora yakın pembe bir body giydim o akşam.
İlk defa zayıf oldum bu kadar; hem ruhen hem bedenen.

Sonra, ilk defa makyaj yaptım.
Ellerim titredi, ben yapamadım da dayım yaptı hatta, hem de balkonda.

İlk defa bara gittim.
Hani herkes 18'di ya o yaz, o gün işte, 16 sene önce bugün yani.

Son defa değil belki ama
İlk defa çok sevdim.

Sonra sen gittin.

İlk defa bu kadar çok ağladım.
Günlerce, gecelerce, aylarca, yıllarca ağladım.

Hala da ağlıyorum bazen.

Tam 15 sene oldu;
Sen bugün doğdun.


İyi ki doğdun.

Yaşın hala 19.

ama ben 34 oldum...



(Dinleyebilseydin çok severdin eminim: https://youtu.be/PUiNB0UFwJM) 

28 Haziran 2017 Çarşamba

Çiçek

Sen bilir misin neden hep çiçek çizer insan?
Sapı eğri
Kendi doğru

Sen bilir misin ne demek kabuğunu yırtamamak
İçi içine sığmamak
Yerinde duramamak
Kendine seçtiği rolleri oynarken gün aşırı
Kendine kaldığında yok olmak

Sen bilir misin ne demek oyun oynamak
Her gün bir sonraki güne benzerken
Aslında günden güne solmak
Kendinden geçtiği günlere inat
Kendine geldiğini anlamak

Sen bilir misin ne demek uykulardan uyanmak
Zehir gibi geçmişinin prangaları
Katrana bulanmış yüreğinin hala atışı
Kendine biçtiği geleceğe yürürken
Kendinden içtiği litrelerce hayali ezip geçmek

Sen bilir misin neden hep çiçek çizer insan?
Sapı eğri
Kendi doğru

Sen bilir misin neden hep korkar insan?
Çünkü
İnsan bu
Kendi doğru olsa da
Sapı eğri
Kökü çürük
Kökü bozuk.

İşte hep bundan çiçek çizer insan.
Hadi gel de kopar beni köklerimden.


(Bunu dinle: https://youtu.be/KwcRm33Wz48)

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Benden Öte, Benden Ziyade

Öyle anlar var ki "artık bitti" dersin ya
bitmez aslında
Öyle hayatlar var ki "en kötüsü benimki" dersin ya
En kötüsü diye bir şey yoktur aslında
Hiç anlamadım gülmeyi kendine lüks görenleri
ya da ağlamaktan imtina edenleri
Her gün düştüm
Her gün yeniden kalktım
Bir gün bir de baktım
Aslında uçmaktayım
Düştü sandınız ya beni
Bir gün can bırakırsa bedeni geride
Ancak o zaman bu beden düşer toprağa
Belki bir cemre
Belki bir damla yaş
Belki bir gökkuşağı olur yeniden doğarım
düştüm sandığınız yerden geri
İşte böyle bir şey insan olmak
Oysa ne zor İnsan olamayanlardan olmak
Bak gözüme
Ta içine
Zordur kendini kandırmak
Kendini kendinle aldatmak
Bir zamanlar isterdim ki yol yakınken dön
Dönmeyenlerden olma
Halbuki beyhude bir uğraş
Dönemeyecekleri döndürmeye çalışmak
El istemeyene el uzatmak
Herkes yerinde sağ
Yolunda sağ
Sonunda sağ
O sebepten derim ki
"Bana uzak,
Bana ırak,
Benden ötede"
Yani bir ben var ki artık bende
"Benden öte, 
Benden ziyade"
Uğurlar olsun.



10 Şubat 2017 Cuma

Keşke

Bugün burnum bir değişik sızlıyor.
Boğazımda bir şey düğümleniyor.
Susmak acıtıyor beni.
Bugün geçmişten bazı dostlara söyleyemediklerim büyüdü içimde.
Bir değil, birden çok isim var. Hepsi uzakta, hepsi ayrı hayatlarda. Kimini hiç görmüyorum, kiminin belki bazen sesini duyuyorum, çoğu da iki kelimenin belini büküyor benimle mesaj ile - hiç yoktan iyidir. Midir?-
Şeytan ara ara dürter beni.
Yazsana içindekileri.
Özledim desene.
Cevap, karşılık beklemeden.
Sadece ölmeden önce son kez konuşup, vedalaşmak gibi.
Seviyorum desene.
Her şeye rağmen, aklımdasın, yüreğimdesin desene.
Susmasana.

Ben hep çok konuştuğumdan sustum bunca sene.
Hala da susmaktayım.
Bazen yoruluyorum.
Bugünse katlanamıyorum.
İçimde fırtınalar kopuyor.
Ah keşke...
Keşke böyle olmasaydı desene be,
Desene!




24 Ocak 2017 Salı

Hayret

"oysa ben hiç tanımıyorum seni. tek bir fotoğrafın var karşımda şimdi. bakıp bakıp gülüyorum, çünkü sen gülüyorsun. neden güldüğünü bilmiyorum, belki de fotoğraf çekiliyor diye gülmüşsündür. ya da.."

Bu yazıyı az önce buldum taslaklarda. Ne yazsam ki diye düşünürken çıktı karşıma. Ne için, kimi kastederek yazmak istediğimi, neden yazmaya başlayıp yarım bıraktığımı hatırlamıyorum. Çok uzun zaman oldu yazmayalı. Tekliyorum. Hayat çok değişik koşturmacalar verdi bana son yıllarda. Mesela bir kızım oldu, inanır mısın? Benim bir çocuğum var artık. Anne oldum ben. Hiç olamayacağım zannederdim çünkü, ondandır bu hayretim.

Bugün hayretler günündeyim. Bir şey ararken çok eskilerden maillere denk geldim mesela. Bu maili yazan ben miydim, bu cümleler benim miymiş diye şaşırdım. Yaşadığım hayata da şaşırıyorum aslında her gün. Önceki hayatımı düşünüyorum şu ana bakıp. Neler geçmiş başımdan diyorum. Yine şaşırıyorum. Bu hayret hiç geçmiyor bende. Benim farkındalığım sonradan gelişiyor. Şu anda bir şey oluyor mesela, benim onu farketmem bazen yıllar sonra oluyor. Bu yüzden hem çok can yaktım hem de çok canım yandı. Çok beceriksizmişim. Becerememişim yakmamayı da yanmamayı da.

Artık öyle yapmamaya, an'ın içinde yaşamaya çalışıyorum.
Ne yakmak ne de yanmak istiyorum.
Hayret edecek pek zamanım da olmuyor aslına bakarsan.
Unutmak, eskiyi yok saymak işime geliyor galiba.
Bu halime de şaşırırım belki bir gün.
Kim bilir?

(fonda Emre Aydın çalıyor. Ben açmadım. Kendi kendine çalıyor. Oysa ben Özge Fışkın'ın bir şarkısını dinliyordum. Buna da şaşırmaktayım şu an.
"Alem inansa sözüne ben inanmam" diyor. Acep bana bunu neden diyor. Tam da yazmayı bitirmiştim. Banan inanmıyormuş. İçim çok acıdı.)




22 Nisan 2015 Çarşamba

Bazen

Bu başlıkta bir yazım var mıydı önceden, bilmiyorum. Belki de var. Hayat tekrarlardan ibaret değil mi sanki? Bir başlık daha aynı isimle atılmış, çok mu? Aynı başlıkla kimbilir kaç kere aynı yol ayrımlarında durup, aynı yollara girip, aynı sonuçlara varıyoruz... Kimbilir? Herkes; en çok da kendini.

Onu gördüm rüyamda. Yıllardan sonra ilk kez. Sorulamamış sorular kafamda, az sonra o rüyadan çıkıp gideceğini bilecek kadar kendinde olma halindeydim. Binme o trene, öleceksin az sonra, ölme dedim. İçimi bir kez daha acıttın. Yürüdük birlikte. Tren istasyonuna kadar. Uğurladım seni. Ama gitme dedim...  Olsun, gitmem gerekiyor dedi. Gitti. Ama bu sefer vedalaştım. Becerebildim sonunda. Mutluydu. Gitmek istemedim ama gitmek gerekiyor bazen dedi. Yine vedasız gidiyordu ama bu sefer geri döndü. Yanağıma bir buse kondurdu. Gitti. Bu sefer, sahiden gitti.

Öleceğini bile bile gitti benim arkadaşım.
Bazen gitmek gerekir dedi.
Napalım dedi.

Öyle ya,
Hepimiz gitmeyecek miyiz sanki?
Bu kadar erken gitmeseydin iyiydi ya...
Olan oldu artık.
Gittin.

Biz ne zaman gidiyoruz bakalım?
Hayat.

16 Ekim 2014 Perşembe

Eş Ruhum, hoşgeldin!

Hiçbir can yangısı sonsuz değil elbet. 
Ölümlü dünyada sonsuzluk da ne demek!

Epeydir yazamadım. Hoş pek yazasım da gelmemişti. Aslında belki de bu; yepyeni bir hayatın ilk, hatıraların artık sadece uzaktan muzırca gülümsediği bir dönemin son yazısı olacak.

Gitmek ile kalmak arasında bir noktada sıkıştığında "durmak" gerektiğini anladım. 
Durmayı öğrendiğinde insan, yaşamayı da öğreniyor. 
Yaşamaya başladığında, nefes alır gibi sevmeyi de öğreniyor. Nefes kadar doğal, nefes kadar sade ama bir o kadar da hayati ve süreğen bir durum. 
Sevmek artık bir nefes kadar yaşamın özünde benim için. 
Ben bir nefese rast geldim durduğum yerde. 
İyi ki de durmuşum, iyi ki de tanımışım seni.
Dilerim son durakta bir ömür geçiririz benim canım hayat arkadaşım.
Hayatıma hoş geldin, sefalar getirdin. 

(Ruh) Eşin Dilşad. 

31 Ocak 2014 Cuma

Hayat gibi...

Yazmamaya yeminliydim sanki. yazsam ben olurum, herkes bilir beni. yazmazsam yok olurum sanki. 

korktum. yazmaktan değil, yanlış anlaşılmaktan.
artık hiçbir şeyden korkmuyorum.
yazıyorum, yazacağım. 
yalnız bırakılsam da, hakkımda hükümler verilse de, önyargılarla kapım çalınsa bile, benden uzak durulsa bile; 
yazacağım. 

hoş geldim. ben, kendim, bizzat hoşgeldim. 
içerim dolu geldim. 
yüreğim dopdolu geldim.
zihnim aydınlık,
kalbim ferah, 
nefesim taze,
hayatım taptaze geldim. 

hoşgeldim. iyi ki geldim. 

"sanki elimi hiç bırakmamışsın gibi
yokluğunda kendi kendime inandım dayandım
sanki kötü sonlu hiç hikâye yokmuş gibi
sonumuzun iyi biteceğini varsaydım, yalandı
havalar da soğuk gidiyor
bu aralar üşürsün sen bilirim
aman dikkat et, aklına yazları getir
ne olur ara sıra haberdar et
pencerelerde bekletme
hayatına elbet biri girecek
mutlu ol, ihmal etme.

acımasızsın, isyankârsın
vefasızsın, riyakârsın
hem günahsız hem günahkârsın
hayat gibi
Hayat gibi..." 
(Toygar Işıklı'nın güzel bir şarkısı)

27 Ağustos 2013 Salı

dönmek zamanı

merhaba.
geri döndüm.
ama biraz farklı olarak.
burası artık gitmek isteyip gidemeyenlerin değil, gitme cesareti olanların yeri.
yakında görüşürüz.

8 Haziran 2012 Cuma

gidiyorum

iki yılı aşkındır yazmaktayım buraya. gerçek hayatımdan, başkalarının hayatından esinlendiğim çokça yazı yazdım. çok sevenler oldu; çok ağdalı, arabesk bulanlar da. benim için tüm düşünceler çok değerli. yazılarım ne zaman birileri tarafından okunsa dünyanın en mutlu insanı ben olurum.

ben çok içselleştirdim yazdıklarımı. uzundur kendime ördüğüm kozada yaşamaktayım. lakin artık aklımı değil kendimi yollara vurmaya karar verdim. kozam bana dar geliyor, uçmak ve hayata kanat çırpmak istiyorum. çocukluğumdan beri hep yapmak istediğim iki hayalim var. onları gerçekleştireceğim fakat ortalıktan kaybolacak değilim. yeni mecralarda yeni maceralarla tekrar geleceğim karşınıza. hatta belki bu sefer, çok daha büyük bir adımla gelirim geri; kimbilir :)

o güne kadar kendinize iyi davranın. beni özlerseniz gökyüzündeki en parlak gökcismine benden bir selam çakın. illa ki iletir selamınızı :)

sevgimle.

31 Mayıs 2012 Perşembe

insan olma hali

çok düşünürüm genellikle. bu düşünmelerin sonu bir yere varır mı bilmem ama bazen yanlış yola saptığı oluyor. kendimce doğruluğuna inandığım bir gerçek, bir başkası için mümkünatı olmayan bir gerçek dışılığa işaret ediyor bazen. duygularım da öyle. zaten ben genellikle duygularımla düşünürüm. mantığımın beni nereden kavradığını anlayamayan, kalbinin sınırlarını bilmeyen, mantığım sandığım yürek duvarlarımı görmeyi beceremeyen bir insanım neticede. ama insanım işte. yanlışımla da doğrumla da insanım. herkes gibi. oldukça sıradan ama aynı zamanda bir pink floyd şarkısı kadar da özelim, sıradanlığımız kadar. 

bugün kadar özel. 
ve bugün gerçekten güzel. 

7 Mayıs 2012 Pazartesi

bir ev ve onun sahibi

bir ev varmış, kocaman. içinde sevinçler, hüzünler taşımış. sahibinin yüreğini saklamış içinde, pamuklara sarmış. bir gün bu kocaman evin kapısını çalmış bir başka yüreğin sahibi.  kimden kaçtığını bilmediği bir yaşamdan uzağa gitmek istermiş de gözüne bu kapı ilişmiş. vurdukça kapıya sahibinin yüreği atmaya başlamış hızlı hızlı. ev almış onu içeri, saklamış. yabancı kah içerde oturmuş alevlerin başında, kah çıkıp koşmuş soğuk yağmurlara. ama  hep dışarıları seyretmiş; güven dolu bu evin pencereleri de kendi gibi kocamanmış çünkü. 

sıcacık olmuş ev. günler geçtikçe ısınmış bu yabancıya. sahibinin kalbi atmasa bu kadar, güvenmediğinden olsa gerek belki, dışarı atarmış onu ama becerememiş. her gün başka doğmuş güneş. bir gün bulutların ardında, bir gün ışıldayarak. pencerelerinden tanıdığı hayat ve o yabancı yetiyormuş onlara. mutluymuş ev ve onun sahibi; bulutlara rağmen güneş hep oradaymış çünkü.  


fakat bir gün... güneş doğmamış. her yer karanlık, zifiriymiş. kaybolmuş güneş ve yabancı. güneş tutulmuş o gün ve yabancı çok uzaklara kaçmış. sanki güneş giderken yabancıyı da alıp gitmiş. önceleri inanmamış kocaman evin sahibi buna. geri gelir sanmış ama yabancı bir daha  geri dönmemiş. pencerelerinden usulca izlediği hayatmış meğerse özlemi, eve dönüp bir kez olsun bakmamış. o zaman farketmiş ev tüm gerçeği; meğer o yabancı kalp, sahibinin kalbini hiç bilmemiş. onu hiç sevmemiş. 

o gün bugündür o ev hiç ısınmamış. kapıyı da kapatamamış. belki o yabancı geri gelir de kapıyı kapalı görürse diye korkmaktaymış çünkü. o zamandan beri açıkmış tüm kapılar. beklemiş, beklemiş... evi de bırakıp gidememiş sahibi. nereye gittiyse yanında götürmüş. içeriye soğuk ala ala dolaşmışlar birlikte. 


gel zaman git zaman üşümüş kocaman evin sahibi, "hadi" demiş eve dönüp; "Hadi artık yakalım seni birlikte". Sürekli üşüyen kalbi ağırlamış, atmaz olmuş. Sevmeyi unutmuş. Kapılardan korkarmış artık, çalmayan kapının varlığından yorulmuş. ev de son bir umut  dönüp bakmış açık kapıdan dışarı; ne gelen varmış, ne giden...


 "Tamam" demiş; 

"Yanarak ölmek, donarak ölmekten iyidir."

19 Nisan 2012 Perşembe

Şems Aşkına


Bugün mü doğmuşum ben,
                                     hayret;
İnsan doğarken ölmeye yüz tutar,
iki gıdım canını sakınırmış oysa.
Ben gidip canımı sana vermişim,
sen alıp yele.
Canım, cananım iken,
ölümüm elin elinden olmuş.

Ve ben,
doğar doğmaz ölüme yoldaş,
acıya karındaş,
ellere aş olmuşum.

Sen varken doğdum sandım ya ben,
sen gidince yokolmuşum.
Sen gidince öldüm sandım ya ben,
meğer doğduğum gün
aşkından kovulmuşum.

Nur içinde yatsınlar...

16 Nisan 2012 Pazartesi

konuşsan da konuşmasan da...

bazen özenle seçsen de kelimelerini karşındakinin seni duyduğu kadarsın. ne güzel demiş şair; "ne olursa olsun kaşın gözün, karşındakinin görebildiğidir rengin...". sahi ya, şairler hep güzel demeye çalışmaz mı zaten...

demez belki de... nerden bilelim biz; değil miydi o ne derse desin bizim ne anladığımız önemli;  öyle mi? sahiden böyle mi? insanın ne demeye çalıştığı önemli değil mi ya da ağzından çıkan her şey niyetini bu kadar belli eder mi? davranışlar niye var o zaman? o zaman niye var bunca şairler, yazarlar, dahası nice konuşamayan binlerce insanlar...

insan tabii. sen gibi. ben gibi. etten, kemikten, kandan biraz; kalbi varsa camdan biraz. ne vardı beni anlasan biraz?

çok konuşmak aslında susmakla eşdeğer. ne vakit çok konuşan birini görürseniz, bilin ki çok susmakta aslında ya da susmaktan bıkmakta. haykırışta yüreği, bıkkın ama ne var ki insanlar sese tahammül edememekte; sesler  ya arşa değer belki bir gün yükselerek ya da en dibe geri gömülmekte.

konuşur kimi zaman insan. ne anlatacağını bilemez gibi konuşur. acıtarak sıralar kelimelerini sonu gelmez bir trenin vagonları gibi; köprüler aşar, viyadükler aşar, tüneller geçer... lakin susamaz. oysa kimi zaman da susar insan; derin suların derin sessizliği ya da gürültülü rüzgarların bitmeyen uğultusu gibi, çağlayarak susar; bezdirir, bıktırır karşısındakini.

sözler acıtır mı gerçekten? anlatamamak mı suçlu yapar insanı anlamamak mı? en çok kimin canı yanar peki; anlamayanın mı?

anlatıp da anlaşılamayanın mı?

hayat seçimlerden ibaretse, seçimler özgürlükle eşdeğerse, susan özgür olabilir mi? çok konuşan özgür değil midir? öyleyse özgürlük acı vermez mi insana?

hayat acıtır;
sussan da susmasan da.
özgürlük acıtır;
seçsen de seçmesen de.
anlaşılmamak acıtır;

konuşsan da konuşmasan da...

28 Mart 2012 Çarşamba

hikaye

bu acıklı bir aşk hikayesi olmayacak sana yazdığım.
dokunaklı belki, içli biraz; yüreğine dokunacağım çok az.

Aşk nedir diye soracaksın belki,
hakkın var;
kim bilmiş aşkı da ben bileyim,
kim bulmuş aşkı da ben bulayım.
sahi ya sen bildin mi?
peki ya buldun mu? 
hiç buldum sandın mı?

bu hikaye sevdalı az biraz.
belki de sevdadan öte, durmaz.
kanat çırptı çırpacak kelebekler, bekleşmekte
yüreğin çıktı çıkacak ağzından.
az dur,
az bekle.

bekle sevdanın ayak seslerini,
karanlıklara yürüme.
belki bu hikaye acıklıdır biraz;

demediğim gibi,
bildiğinden öte.






25 Mart 2012 Pazar

kesit

Yaşam dediğin şu garip yer her kafadan bir sesin çıktığı, herkesin doğru bildiğini yanındakine dikte ettiği bir hayat platformu. İmgelerden ibaret sandığım ömrüm ise aslında üst üste koyduğum deneyimler, bilgiler ve ölen zamanlar bütünü. Aldığım her nefes beni sona doğru hızla yaklaştırırken, ben doğru düşünce kalıbına sahip olup olmadığımı bilmeden yitirip gidecekmişim gibi geliyorum ömrümü. Her tokatta oradan oraya savrulmayı marifet sayan zihnim, benimle sürekli oyun oynuyor. Uyarılıyorum; göz yaşlarıma hakim olmam –aslında yetişkin olmam- ve dik durmam için. Uyarılar yersiz değil. Hiç öğüt almamış ve tek başına savaşmış bir beyin-kalp-vücut bileşeni olarak savaşmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyor olmam benim suçumsa, bunu zaaflarıma ve belki de gereğinden fazla hassas olmama veriyorum. Bunun altına saklanıyor muyum? Bilmem ki… 

Aslında yanlışlarının arkasında bağıra çağıra ayakta duranlara özenmiyorum dersem, yalan söylemiş olurum...

7 Mart 2012 Çarşamba

kuyu

dipsiz kuyular çağırır beni şimdi
kuyunun başında bir telaşlı adam
telaşından adımı unutur, elinde bir kova su
çeker de bırakır kuyudan geri içeri

suda susuz kalırım
ıssızda sessiz kalırım
sende sensiz kalırım
seslenirim sesim çıkmaz 
yol biter
yersiz kalırım

yerim yok, yurdum yok
bağım yok, bağcanım yok
suyum vardı kuyular içinde
çekecek kovam yok

kova düştü kuyular içine
kuyu başında kurtlar içine
hep mi kötü kara günlerin
ben koyaydım güzelleri içine

kuyunun başında telaşlı bir adam
gergin
kızmakta içi içine

suyu kuyu içti
içimi derinler biçti.

yola düştüm bir yerlerden
yol yorgun, yolcu hasret...





5 Mart 2012 Pazartesi

gecenin tam üçünde

karamsarsın dediler, gerçekçiyim dedim. karamsarsın dediler, olabilir dedim. kabul etsem yeri vardı ya, duramadım. 

yılların itinayla biriktirdiği sancıların gölgesiymiş karamsarlığım; güneş ne zaman vurmaya çalışsa, gerçeğime yansımış. gerçekçiliğim karamsarlığıma karışmış; sesimi duyan beni yanlış anlamış. 

rüyalarıma karıştı gerçekliğim. öyle bir süreç ki bu, gerçekleri ayıklar oldum uyanıklığımdan. ne zaman uyku bassa, göresim gelmiştir iyimserliğimi. orada bile rahat vermez karanlıklarım, bir kabustur alır beni.

bilirim geçer tüm geceler. diken gibi batsa da dikilir önüme gerçekler. tam da karamsarlığıma boğulmuşken ben, alır  beni gündüzün uyanacağı gerçeği. uyanır ben uyumadıkça. yaşadıkça da uyanacak, belli. 


bir gül biter içimde,
gecenin tam üçünde. 


bir gün biter içimde,
gecenin tam üçünde. 

29 Şubat 2012 Çarşamba

cümlelerin bittiği yer

Cümlelerin bittiği yerde yalnızlık başlar. 

Konuşmaya isteğin ya da takatin kalmadığında, yazabilmeyi dile. Belki yazdıkça çoğalır, ürkek kelimelerinden yeniden doğarsın. Yeniden var olursun; mevsimler gibi. Bittikçe yeni baştan başlarsın. Her bitişte bir başka sen olursun. Kış gibi biterken, bahara dönersin yüzünü.  

Cümlelerin bittiği yerde yalnızlığın başlar. 

İlham seni ziyaret etmeyi unutursa, sen gidersin ona belki. Yaşam bitmeden sonlanmayacak duygularla örülüyüz her birimiz. Göz yaşın akmıyor olabilir; sen kendine bile yüz çevirmiş olabilirsin belki ama unutma, ne de olsa insansın eninde sonunda.

Cümlelerin bittiği yerde yalnızlığım başlar. 

Yalnızlığı sevmem. Sen de sevme. Yazar yalan söylemiş; kimse yalnız ölmemiş. Sen gitsen de kelimelerin gelir peşinden; cümlelerin gelir. Kimseyi ölmeyi becerememiş dilediğince, belki yazmayı becerebiliriz gönlümüzce.

Cümlelerin bittiği yerde yalnızlığımız başlar.

Olur ya tükenirse bir gün kelimeler, bil ki hayat herkese durmuş demektir. Hayatın son bulmasına izin vermemen dileğiyle. 


En azından benim için dene. 


8 Şubat 2012 Çarşamba

sessiz... ama sedalı.

tüm cümlelerin bittiği yerde ben çıkacağım karşına.
o yüzden lütfen beni kelimelerinde ara.

ya da gökyüzünde gör;
belki de bir ışığın ucunda denize uzanmışımdır.
gözünü alırsa suyun aksi,
bil ki yeniden görmeye başladığın dünya eskisinden güzel olacak.



bir daha kapama gözlerini;
ve hiç susma.
ya ben görünürüm sana ışık ışık, dalga dalga
ya da sen beni söyle bağıra çağıra.


belki de birlikte susarız, kimbilir; 
kaparız gözlerimizi dünyaya.
alır başımızı gideriz kelimelerden denizlere,
cümlelerden dağlara.


sessiz...
ama sedalı.

11 Ocak 2012 Çarşamba

zemheri

umut değil, ümitti;
sarı ışıklar dilemek zemheriden
ya da kırmızıya çalan akşam düşleri.

beyazı bilirdi zemheri.
hani göreceliydi ya iyiliğin yansımaları,
zemheri de öylece, dümdüz bir adamdı.

yansıttı tüm renkleri;
renksiz bir adam oldu zemheri.
mavilikler hoyrattı; tuzlu su öyle derin.

korktu.
ağaç yeşil, gök mavi, gül kırmızıydı.
ama en çok siyahtan korktu, sonsuz zahiri.

zemheri; soğuk ve umarsız.
bir kışta yaşadı, yaz nedir bilmeden,
koklamadan rengarenk çiçeği.

beyazlar içinde zemheri,
iyi bildi kendini;
hani renkleri hiç bilmediği gibi.

sevdim sandı zemheri,
hani sevmeyi
hiç bilmediği gibi.

17 Aralık 2011 Cumartesi

çok

çok soru soruyor insan bazen kendine; cevap verilmesi zor oluyor bunlar ya da cevabını kimsenin bilmediği.
çok açık oluyor insan bazen diğerine; samimiyetini gerçek bulup kaldığı da oluyor onun ya da sonradan çekip gittiği.
çok acı çektiriyor insan bazen kendine; gelip geçtiği de oluyor bunların ya da kanatarak içe işlediği.
çok fazla görüyor insan bazen azları kendine; çok büyüttüğü de oluyor bunları ya da küçülmesini hep istediği.
çok içten oluyor insan bazen diğerine; içini görenin saydığı da oluyor ya da fazla bulup, yitip gittiği.

çok seviyor insan bazen hayatı; 
ağlamayı da biliyor ya da her şeye, herkese rağmen öylesine gülmeyi,

"çok" gülebilmeyi.

12 Aralık 2011 Pazartesi

eski kışlardan, yeni yazlara

bazen, bir sabah uyandığında artık üşümediğini farkeder ya insan;
sabahın serinliği tatlı tatlı kokar burnuna, hani sokulur ya koynuna usulca...
ışıl ışıl gün doğar üstüne, güneş alır ya gözünü;
çiçeklenir ya tomurcuklar, yüzün gibi,
kuşlar özgürce kanat çırpar ya, yüreğin gibi.

hani, bahar olur ya, yaz olur;
hani bir gülümseme bazen
dünyan olur ya,
o dünyada tüm çiçekler gelir; o güzel yüreğe işte böyle selam durur;
için de, yüreğin de, güneşle yol alır; gidip en sıcak yeri bulur.

çiçekler güneşi sever, kuşlar sıcağı.
o yüzdendir ya göç eder hep kuşlar;
eski kışlardan,
yeni yazlara...

20 Ekim 2011 Perşembe

iddia

seni koymuştum her şeyin yerine. her şey dedim evet, her şey. bilirsin genelde hep iddialıyımdır. kazanıp kazanmadığını bile öğrenmeye çalışmayan bir iddiacı ne kadar olursa, o kadar.

seni koydum da her şeyin yerine, her şey kadar sevemedim seni aslında. en çok seni sevdim derdim ya, sevmemişim meğerse. ben sevmeyi sevmişim; sonra birini seçmem gerekmiş, seni seçmişim. seçtiğimden olsa gerek, kabullenmişim. iddialarım kadar sevmediğimi, her şeyi iddialı sevemediğimi ve senin aslında her şey olmadığını çok sonra görmüşüm. öğrendiğim ne varsa unutmuşum. 

tıpkı seni unuttuğum gibi.
tıpkı bir daha iddiaya girmeden önce gerçekten sevmem gerektiğini bildiğim gibi.

29 Eylül 2011 Perşembe

ölüm kalım

Özlemek unutulur mu deme sakın;
özlemekmiş yoldaşım. 
yola devam etmek için,
onu yarı yolda bıraktım.

Yolun sonu aynı yere çıkıyor nasıl olsa...

hayalden öte köy yok

Hayallerim var benim. Hiç gerçekleşmeyecek hayallerim. Kime uzatsam elimi canım yandı; kimse dokunduysa gözlerim içimi kanattı. Buz oldum, eridim nice sonraları; tuz oldum, aşına kattım.

İçim çok acıdı. Bilemedim yanmamayı, beceremedim. Alevlerim içimden taştı, dışarımı sarmasına izin vermedim. Taş oldum pişe pişe. Bir duvara yaren oldum; kaldım.


Mutluluğu başkasının sırtından çalmak istedim ya da yükünü paylaşmak. Kendi mutluluğumu yaratmayı öğrenemedim. Her defasında kafamı tosladım; yine kör oldum, göremedim.

Çocukluğumdan vazgeçemedim. Kendi kendime oynadığım bu oyuna kimseyi dahil edemedim.
Yarattığım hayallerde yaşlanmaktan korkuyorum ben. Gerçekleşmesini istediğim hayallerim, neden olmuyorlar? Niye ki?...

Hiç bilemedim bunu ben.

9 Eylül 2011 Cuma

dört

dört mevsimin dördünün de yaşandığı ülkelerden birinde, dört başı mamur demeye dört şahit isteyen bir aşktı bu. ne yürek sancısı, ne iç acısı, ne can yangısı ne de keskin bir tat bıraktı giderken.

yaz gibiydi biraz. aynı mevsimin farklı coğrafyalarda bambaşka şekillerde yaşanması gibiydi. birine sorsan "nemli" derdi; "ılıman" derdi öteki. beriki konuşmaz, susardı; rüzgarsız, çorak iklimlerin kurak yaz akşamlarından dem vurarak.

bir yerde dört mevsim olabilmesi için her mevsimin zamanını doldurması gerekirdi. Bazen geldiği gibi gittiği de olurdu mevsimlerin, uzun uzun kaldığı da. "Gitmek gibisin." derdi bazen; kalmamı istercesine. Oysa kendisi çabucak geçen bir yaz mevsimiydi; ne nemli, ne ılıman ne de kurak.

Gökten dört elma düştü bu sefer;  her biri bir mevsime. Giden yaz gibi, elma da çabuk bitti.

Bu hikaye de aldı başını, uzak mevsimlere gitti.

16 Ağustos 2011 Salı

ömür

Düşünüyorum. Her gün o yolları arşınlarken, her sabah, kafamda binlerce soru ile birlikte güne uyanıyorum. Her sabahın soruları aynı, cevapları farklı. Genellikle çoğu umut dolu; sabahın serinliği gibi, narin. İçim kadar hassas, yüreğim gibi. Sanki yürürken yolları değil de ömrümü arşınlıyorum. Her sabah umutlarımla çıktığım o yollar gerçeklerimden uzaklaştırıyor beni. Yolun sonuna vardığımda hayatımla yüzleşiyorum tekrar, iyice ayılmış oluyorum. İtinayla ördüğüm mutluluk duvarlarının tuğlaları yıkılıveriyor bazen. Bazen de bir tuğla daha konuyor üzerine, yüzümde kocaman bir gülümseme, içimde yüreğim gülüyor tüm benliğimle. Çocuk gibi seviniyorum ve gün başlıyor; biraz umut, biraz gerçekler, biraz hayaller, ömür böyle geçiyor işte; yollar gibi.

Yoldaki tüm ağaçlara selam olsun... 

20 Temmuz 2011 Çarşamba

şimdi

şimdi, şu an bir el uzansa sihirden yapılma, soksa tam da böğrümden içeri o sihirli elleri.
duyursam kendi dünyamın tüm seslerini; ben konuşmasam ama o anlasa. narin ve usulca gözlese beni uzaktan; ben bilmeden ruhumu sarsa.

bilirim o da canımı yakacak. bilmesem, ben uzatacağım soluk ve kırılgan ellerimi. uzatamam, korkarım. çünkü ne ben o eski benim, ne de kalbim dayanacak yeni bir yangına.

yine ben usulca, köşemde beklerim. beklediğim birisi değil, bir hayattır.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Bugün

Bazen insanın hayatındaki önemli bir tarih önemini arttırarak unutulmaz oluveriyor. Tıpkı bugün gibi; tıpkı 11 Temmuz gibi.

Sen, canım, uzak diyarlara göçüp beni yarı yolda bırakan dostum, arkadaşım, omzum, kucağım, iyi ki doğmuşsun. Seni iyi ki tanımışım. Canımı hala çok yaksan da yokluğunun suçunu sana yüklemek aptallık olur. Zira kimse isteyerek canını zamansızca terketmedi ya; öyle değil mi? Bilirim, gitmek istemezdin sorsalar. Şimdi memnun musun bilmiyorum gittiğin yerde ama lütfen orada bir hayat varsa beni özle tamam mı?

Beni özlememene dayanamam...

15 Mayıs 2011 Pazar

sen ve ben; çok eskiden

Biz çok eskiden tanışırız seninle. 28 yıllık bir yaşamın eskisi ne kadar çok olabiliyorsa o kadar çok. Kimine göre az ama bana göre bir ömüre yetecek kadar çok. 

Hiçbir zaman seni aslında sevdiğimi anlatamadım sana. Ben pek sevdiğimi belli edemem. Diğer tüm aptallıklarımla birlikte bunu da beceremem. Bu yüzden genellikle düşüncesizlikle hatta daha da ağır ithamlarla yargılanır, uzaklaştırılırım. Sen de bunu yaptın bana. Koyverdin ve gittin. 

Özendiğim yaşantına bakındım biraz bugün. Fotoğraflarına dalıp giderken mutluluğunun okunduğu yüz hatlarına tezat gözlerin mağrur bir çocuk gibi hüzünlüydü sanki. Huzur mu, dinginlik mi; adını koyamadığım tuhaf bir vakur duruş. Ben sana elimi uzatmaktan korktum hep. Yanacağımdan değil, yanına ait olamamaktan ibaretti korkum. Hayranlıkla imrenme arasında sevdim seni. Ama gerçekten sevdim. Kırsam da kırılsam da kalbime nefret tohumları serpmedim. Ama gururumu yenmeyi becerip karşına da dikilemedim. Beni o kadar itekledin ki   öfken geçici mi kalıcı mı, bilemedim. 

Seni ömrümün sonuna kadar unutmayacağımı bilmeni istedim. 
Okur musun bilmem ama bu yazıyı okumanı dilerim.


  

26 Nisan 2011 Salı

ağaç olsaydım.

büyümek, köklü bir ağacın niçin yerinden hiç ayrılmadığını anlamakmış.
büyümek istememek ise, o ağacı serin rüzgarlara doğru yürüyerek terketmeyi göze almakmış.

kimi zaman ağacı hatırlarım. onu saygıyla, çoğu zaman da sevgiyle anarım. bazen özlerim ama özlememiş gibi yaparım. böyle zamanlarda boğazıma bir acı düğümlenir; belki biraz ağlarım.

yürüyüp giderken, o ağacın dallarına konan kuşların neşeli cıvıltısını niçin duyamadığımı hatırlarım. rüzgarın çekici sesi, uzakları taşırdı bana; hep, uzaklara dalardım. 

şimdi bazen, oturuyorum bulduğum ilk ağacın altına. ya kargalar sarıyor çevremi ya da yumurtadan çıkan yavru kuş sesleri. bana da yürüyüp gitmek düşüyor; her zaman ve ilkinde yaptığım gibi. 

şimdi dönsem o ağaca ve sorsam; "ben yürürken niye dur demedin?"

demez mi bana;

 "sen ağaçları hiç sevmedin;

sevmedin..."




24 Nisan 2011 Pazar

...

üç nokta, 
üçü de kondu başıma. 
biri "tamam" dedi, 
öteki "belki"; 
"hayır" diyenin vurdum başına! 

umut

istiyorum.

bazen, istiyorum(!)
bazen, istiyorum(...)

ama naif, ama tutkulu; 
bir şekilde istiyorum(.)

8 Nisan 2011 Cuma

Godot'yu beklerken

sanki beş ay değil, bir asır geçti. Bir ara kelimelerimi kaybedeceğim sanıp, korkmaya bile başlamıştım.
sansürler, yasaklar,  hak koruma uğruna açılan davalar ama bu arada yenilen diğer haklar yüzünden aylardır iletişim kurmamız engellendi. istesek başka bir mecra bulamaz mıydık; bulurduk elbette. ama çabuk vazgeçmek ve savaştan kaçmak benim harcım olmasındı bu sefer. kaçmaya meyilli ruhum oturduğu yerde otursundu; beklesindi.

Herkesin beklediği bir ya da birçok Godot'su var, eminim. Benim Godot'om, hatta belki de ilham kaynağım bu site idi. Burası yokken geçen beş aya yeni bir ömür sığdırdım; bu ömrü tasvir edecek çok sözüm var ceplerimde. Sizi özledim; yazmayı özledim; hayallerimi özledim. Biraz karamsar olmakla beraber yeni hayatımda yeni fikirlerimle birlikte yol almaya başladım bile. Umut ile umutsuzluk aynı sırtta taşınmaz bilirdim eskiden. Oysa ben umutsuzluk gerçeğime umut dolu hayaller sığdırıp, yükümü sırtlandım bile.

Bundan sonra ayrılmamak dileği ile.

22 Kasım 2010 Pazartesi

sanma ki...

yüreğim acımadı,
ellerini aramadı ellerim.
beton kesti kalp atışlarım,
kuş uçuşu kısaldı yollarım.


sevmedim hiç seni,
gülmeyi sana yeğledim.
kapattım kapılarımı gelen geldi,
ben çekip gitmeyi belledim.

sanma ki,
sanma.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Bahçede Hanımeli

iki yanım var, ikisi de birbirinden ayrı kanar. sağ yanım güler; sol yanım ağlar. içlenirken güler, gülerken içlenirim aslında.
iki gözüm var, ikisi de birbirinden ayrı bakar. sol gözüm güler; sağ gözüm ağlar. hüzünlenirken güler, gülerken hüzünlenirim aslında.
iki canım var, ikisi de birbirinden ayrı sever. sol canım git der; sağ canım gel der. gel derken gitmeni, git derken gelmeni isterim aslında...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Ötesi, berisi ve tam ortası

Çok dışındayım. Çok da içinde. Aklım çektiğim acının çok ilerisinde. Yüreğim bir adım gerisinde. Ben ise tam ortasındayım sanki, tam tepesinde. Öylece oturuyorum. Ne ağlamayı beceriyor gözlerim, ne de görmeyi. Görmezlikten geliyorum bendeki sesleri. Ve duymazlıktan geliyorum gözlerindeki sessizliği. Hissettiğimin ne olduğunu ben de bilmiyorum artık. Bir uyanış, ama uyanmak istemediğin bir düş gibi belki.Aklım uyanık, yüreğim derin uykuda; ben nerdeyim bilmiyorum.
Bilmiyorum.

23 Eylül 2010 Perşembe

Bitip git

Gözlerim kapanıyor; biraz uyur, biraz ölür gibi. Havada yel, kulağımda ney sesi; içimde ruhumun nefesi ile kapıldım gidiyorum. Geçmek bilmiyor günler. Gecelerin ise yarısında uyuyor, yarısında uyuyor gibi yapıyorum.

Çok değil bu sancıların başlangıcı. Böyle sırtımın orta yerinden saplanıp göğüs kafesimin içinde tur atıyor da kaburgalarımı kırıyor sanki dışarı çıkarken. Kaburga kırılınca kendiliğinden kaynarmış ya, benim kırıklarım kaynar mı, bilinmez. Belki de bu yüzden, her nefesimde canıma batıyor.

Varsın. Hayattasın. Ve yaşamaktasın. Ben sensizlikte ölmekteyken, sen tüm canlılığınla varlığıma adeta küfretmektesin. Kimi zaman hınçlanıyorum sana işte böyle; yok olmanı arzu eder gibi oluyorum. Sonra pişman oluyorum ya neye yarar; sen daha bir canlanıyorsun, birken iki oluyorsun. Gittikçe azalacağına, çoğaldıkça çoğalıyor, beni benden alıyor, sen yapıyorsun.

Bitmeni istiyorum. Benden gitmeni istiyorum. Senden bir an önce kurtulmak istiyorum. Yaşıyorum sensizken de elbet ama ben bir yanım eksik değil, bir başıma yaşamak istiyorum.

Öyle bir git ki giderken, sensiz değil, bensiz kalayım. Öyle bir git ki giderken, kendimi bulup, senden kurtarayım.

16 Eylül 2010 Perşembe

Bazen

Ne dediğinden çok ne demek istediğin önemlidir ya bazen; düşüncelerinin dünyaya doğuşu sansürlüdür ya bazen; ağzını açtığında evrene bağışladığın o kelimeler hissettiklerini ifade etmene yetmez ya bazen; işte o zaman kalbindeki ve beynindeki sesler seni boğar ya niye beni yanlış anlatıyorsun diye... O anlatımın sonundaki üç noktalar diyemediğin fikrin, çıkardığın sesler kalkanın olur ve yürek kendini korur; beynin bir yerde durur, sonra gider kendini vurur.
Tam da öyle bir anda olduğumdan belki, diyemediklerim içimde öylece oturup durur.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Sıcak, Deniz ve Diğerleri

Keşke ha deyince girebileceğim yakınlıkta bir deniz olsaydı... Çok şey mi istiyorum acaba? Sanırım, evet.
Aman ne vardı sanki kapıyı açtığımda mis gibi deniz koksaydı; imbat usulca karşılasaydı beni, dalgalar hafifçe selam dursaydı... Şurada masmavi bir enginlik olsaydı; sayemde herkes bundan sebeplenseydi mesela, hoş olmaz mıydı?
Ayaklarımı suya soksam, su serin olsa; kocaman kucağına sarsa beni, tüm kötü enerjimi alsa. Bana güzellikler getirse; huzur getirse; ruhuma dinginlik verse; canıma can katsa...

Valla ne güzel olurdu be!

19 Ağustos 2010 Perşembe

Gün

Diyorum ki gün bugün denizin üzerinde batsın. Işıkları süzülürken dalgaların hafifliğinde, tam o anda bir balıkçı takası geçsin sakince. Gök yer yer bulutlu, yer yer açık olsun. Güneşin son demleri arada göz kırpsın bulutların ardında, "yeniden geleceğim ki ben" der gibi... Yedi ışık yaysın güneş denizin üstüne. Yedi farklı nokta olsun deniz üstünde, yedisinin de altında başka balık olsun. Tüm balıklar neşeyle yüzsün, ben uzaktan izleyip gülümseyeyim. Gülüyorum çünkü denizler altını da görebiliyor yüreğim. Serin ve az tuzlu bir açık denizin suyunu görebilmek için göze değil, yüreğe ihtiyaç var derdi hiç tanımadığım büyük büyük babam. Tanımadığımdan belki de, çok severim O'nu hep. Takanın içinde gidiyorken el sallıyor bana uzaktan. Ben bakıyor gülümsüyorum; yedi ışığın altındaki yedi balığa emanet ediyorum O'nu. Balıklar neşe içinde, ben neşe içinde, deniz huşu içinde, günü böylece batırıyoruz denizler içinde. Gün biterken ben keşke bulutlarda otursam. Ve yüreğim deniz kadar serin olsa. Az tuzlu. Evet. Keşke.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Yaşamayı seviyorum ama ölmekten de korkmuyorum

Son zamanlarda dinlediğim güzel bir Dido şarkısı. Kendimce sözlerini Türkçe'ye çevirdim. Hislerimi tarif ettiğini düşünüyorum. Hem güfte hem de beste olarak. Demet Akalın vari sözlere sahip gibi duruyor gerçi en başında; hani pardon adın neydi hatırlamadım şarkılarında olduğu gibi. Ama bir farkla; burada güç aldığın nokta karşındakinin seni terk etmiş olması değil, burada güç senin özbenliğinde yatıyor. Varoluş savaşını tek başına verdiğini hatırlatıyor gibi. Ritimleri seni yalancı değil, gerçek bir dayanma, hatta dayanıklılık gücüne itiyor. "Burdayım" diyor insan, "Bir yere gitmedim ben".
Kalkanlarım ya da zırhlarım her neyse bir kenara bırakmaya karar verdim. Çünkü ben artık savaşmıyorum. Savaşın ne kadar saçma olduğunu anlamam için bu yaşa gelmem gerekiyordu sanırım. Bunun yaşla da bir ilgisi yok gerçi. Bu, olgunlaşma süreci. Bu, kendinle barışma ve akabinde tüm insanları affetmenle ilgili. Bu, yaşamak dediğin bardağın dolu tarafından bakmayı öğrenme süreci.
Ben şimdi o bardağın içip boşalttığım tarafına değil, yudum yudum ve artık tadını alarak içeceğim kısmına odaklandım.
İlk yudumu aldım bile.

13 Ağustos 2010 Cuma

Karınca

Bugün ne yazsam diye düşüncelerim arasında gezerken, masamın klavyemin önünde yer alan kısmında bir oraya bir oraya seri hareketlerle gidip gelen ve bu haliyle gözüme çok sevimli gelen bir karınca tüm dikkatimi dağıttı. Öyle bir dikkatimi çekme edasıyla hareket ediyordu ki kafamdaki ruh bulutları dağıldı da sanki bir an zihnime güneş açtı.
Çekmecemde sakladığım küp şekerlerin bardak dibinde kalan tozunu klavyenin önüne serptim. Önce biraz durakladı. Sonra gidip en büyük (büyüklük de ne kadar göreceli bir kavram halbuki...) parçayı aldı. Pek de severler tatlıyı.
Aldı almasına da durduğu yerde duruyor kerata. Hah, gidiyor şimdi. Aynı geldiği gibi hızlı adımlarla hem de. İlerde bir yerde durdu. Sanırım bir kısmını yiyor.  Ben bunu yazmaya çalışırken gözden kayboldu.

Ve ben,
yine,
hayatıma renk veren  bir şeyin,
benden uzaklara gidişini,
göremedim.

Sana kızmadım karınca. Ben o şekerleri sevdiğini bile bile serptim oraya. Şekerin en büyüğünü alıp gideceğini bile bile serptim.
Sana değil, kendime kızıyorum ben.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Huzur

Aslında canım çok yanıyor gibi oluyor, sonra geçiyor. Sanki bir yürek hoplaması gelip gidiyor, biri beni itekler gibi. Kendimi acıma koyvermek istiyorum ama hayat bana engel oluyor, izin vermiyor. Çünkü bazen, aslında çok da acımıyormuşum gibi hissediyorum.
Aşk istedim. Aşık olmak istedim. Bazılarında ben beceremedim, bazılarında onlar. Aşk hep şekil değiştirdi. Kimlik değiştirdi. Her bedende farklı bir ten, her canda farklı bir soluk oldu. Kalbim her seferinde başka attı, başka çarptı. En çok seni sevdi ama. Yani şimdilik. Bunu bil.
Tertemiz bir sayfa var önümde. Günün bazı anlarında çok umutlu, sonrasında çok umutsuzum. Hangisi ağır basıyor, bilemedim henüz. Ama önemli olan benim ne istediğimse şayet, ben umutlu kalmayı tercih ediyorum. Aramaktan vazgeçtim; O'nun gelip beni bulmasını bekliyorum artık. Hatta belki, aslında evet, hiçbir şey beklemiyorum.
Evet, gerçekten beklemiyorum.

6 Ağustos 2010 Cuma

İnziva

"Olsun istersin…

Hatta olsun diye yapılması gerekenden daha da fazla üstelersin.
Aşktır ; değer verirsin, ödün verirsin, sevgiden de öte saygı gösterirsin, olmayacak kaç şey varsa bir araya bile getirirsin…
Bakarsın, ne anlattığını anlayabilmiş ne de çözüm için birşeyler yapma gayretinde.
İştir ; sabahlarsın, “olsun” diye ailenden çaldığın zamanı oraya verirsin…
Dosttur ; hayatta kimseyi dinlemediğin kadar dinler, kendine ayırmadığın onca şeyi ona ayırmaya çalışırsın…
Sonra olayın içinden kendini çıkartır şöyle karşıdan yaptıklarına bir bakarsın… Bakarsın ki her şey başladığın gibi!
Olmuyorsa, olmuyordur!..
Gönlün rahat mı?
Elinden geleni yaptın mı?
Cidden olmuyorsa zorlamayacaksın… "

Can Yücel