22 Kasım 2010 Pazartesi

sanma ki...

yüreğim acımadı,
ellerini aramadı ellerim.
beton kesti kalp atışlarım,
kuş uçuşu kısaldı yollarım.


sevmedim hiç seni,
gülmeyi sana yeğledim.
kapattım kapılarımı gelen geldi,
ben çekip gitmeyi belledim.

sanma ki,
sanma.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Bahçede Hanımeli

iki yanım var, ikisi de birbirinden ayrı kanar. sağ yanım güler; sol yanım ağlar. içlenirken güler, gülerken içlenirim aslında.
iki gözüm var, ikisi de birbirinden ayrı bakar. sol gözüm güler; sağ gözüm ağlar. hüzünlenirken güler, gülerken hüzünlenirim aslında.
iki canım var, ikisi de birbirinden ayrı sever. sol canım git der; sağ canım gel der. gel derken gitmeni, git derken gelmeni isterim aslında...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Ötesi, berisi ve tam ortası

Çok dışındayım. Çok da içinde. Aklım çektiğim acının çok ilerisinde. Yüreğim bir adım gerisinde. Ben ise tam ortasındayım sanki, tam tepesinde. Öylece oturuyorum. Ne ağlamayı beceriyor gözlerim, ne de görmeyi. Görmezlikten geliyorum bendeki sesleri. Ve duymazlıktan geliyorum gözlerindeki sessizliği. Hissettiğimin ne olduğunu ben de bilmiyorum artık. Bir uyanış, ama uyanmak istemediğin bir düş gibi belki.Aklım uyanık, yüreğim derin uykuda; ben nerdeyim bilmiyorum.
Bilmiyorum.

23 Eylül 2010 Perşembe

Bitip git

Gözlerim kapanıyor; biraz uyur, biraz ölür gibi. Havada yel, kulağımda ney sesi; içimde ruhumun nefesi ile kapıldım gidiyorum. Geçmek bilmiyor günler. Gecelerin ise yarısında uyuyor, yarısında uyuyor gibi yapıyorum.

Çok değil bu sancıların başlangıcı. Böyle sırtımın orta yerinden saplanıp göğüs kafesimin içinde tur atıyor da kaburgalarımı kırıyor sanki dışarı çıkarken. Kaburga kırılınca kendiliğinden kaynarmış ya, benim kırıklarım kaynar mı, bilinmez. Belki de bu yüzden, her nefesimde canıma batıyor.

Varsın. Hayattasın. Ve yaşamaktasın. Ben sensizlikte ölmekteyken, sen tüm canlılığınla varlığıma adeta küfretmektesin. Kimi zaman hınçlanıyorum sana işte böyle; yok olmanı arzu eder gibi oluyorum. Sonra pişman oluyorum ya neye yarar; sen daha bir canlanıyorsun, birken iki oluyorsun. Gittikçe azalacağına, çoğaldıkça çoğalıyor, beni benden alıyor, sen yapıyorsun.

Bitmeni istiyorum. Benden gitmeni istiyorum. Senden bir an önce kurtulmak istiyorum. Yaşıyorum sensizken de elbet ama ben bir yanım eksik değil, bir başıma yaşamak istiyorum.

Öyle bir git ki giderken, sensiz değil, bensiz kalayım. Öyle bir git ki giderken, kendimi bulup, senden kurtarayım.

16 Eylül 2010 Perşembe

Bazen

Ne dediğinden çok ne demek istediğin önemlidir ya bazen; düşüncelerinin dünyaya doğuşu sansürlüdür ya bazen; ağzını açtığında evrene bağışladığın o kelimeler hissettiklerini ifade etmene yetmez ya bazen; işte o zaman kalbindeki ve beynindeki sesler seni boğar ya niye beni yanlış anlatıyorsun diye... O anlatımın sonundaki üç noktalar diyemediğin fikrin, çıkardığın sesler kalkanın olur ve yürek kendini korur; beynin bir yerde durur, sonra gider kendini vurur.
Tam da öyle bir anda olduğumdan belki, diyemediklerim içimde öylece oturup durur.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Sıcak, Deniz ve Diğerleri

Keşke ha deyince girebileceğim yakınlıkta bir deniz olsaydı... Çok şey mi istiyorum acaba? Sanırım, evet.
Aman ne vardı sanki kapıyı açtığımda mis gibi deniz koksaydı; imbat usulca karşılasaydı beni, dalgalar hafifçe selam dursaydı... Şurada masmavi bir enginlik olsaydı; sayemde herkes bundan sebeplenseydi mesela, hoş olmaz mıydı?
Ayaklarımı suya soksam, su serin olsa; kocaman kucağına sarsa beni, tüm kötü enerjimi alsa. Bana güzellikler getirse; huzur getirse; ruhuma dinginlik verse; canıma can katsa...

Valla ne güzel olurdu be!

19 Ağustos 2010 Perşembe

Gün

Diyorum ki gün bugün denizin üzerinde batsın. Işıkları süzülürken dalgaların hafifliğinde, tam o anda bir balıkçı takası geçsin sakince. Gök yer yer bulutlu, yer yer açık olsun. Güneşin son demleri arada göz kırpsın bulutların ardında, "yeniden geleceğim ki ben" der gibi... Yedi ışık yaysın güneş denizin üstüne. Yedi farklı nokta olsun deniz üstünde, yedisinin de altında başka balık olsun. Tüm balıklar neşeyle yüzsün, ben uzaktan izleyip gülümseyeyim. Gülüyorum çünkü denizler altını da görebiliyor yüreğim. Serin ve az tuzlu bir açık denizin suyunu görebilmek için göze değil, yüreğe ihtiyaç var derdi hiç tanımadığım büyük büyük babam. Tanımadığımdan belki de, çok severim O'nu hep. Takanın içinde gidiyorken el sallıyor bana uzaktan. Ben bakıyor gülümsüyorum; yedi ışığın altındaki yedi balığa emanet ediyorum O'nu. Balıklar neşe içinde, ben neşe içinde, deniz huşu içinde, günü böylece batırıyoruz denizler içinde. Gün biterken ben keşke bulutlarda otursam. Ve yüreğim deniz kadar serin olsa. Az tuzlu. Evet. Keşke.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Yaşamayı seviyorum ama ölmekten de korkmuyorum

Son zamanlarda dinlediğim güzel bir Dido şarkısı. Kendimce sözlerini Türkçe'ye çevirdim. Hislerimi tarif ettiğini düşünüyorum. Hem güfte hem de beste olarak. Demet Akalın vari sözlere sahip gibi duruyor gerçi en başında; hani pardon adın neydi hatırlamadım şarkılarında olduğu gibi. Ama bir farkla; burada güç aldığın nokta karşındakinin seni terk etmiş olması değil, burada güç senin özbenliğinde yatıyor. Varoluş savaşını tek başına verdiğini hatırlatıyor gibi. Ritimleri seni yalancı değil, gerçek bir dayanma, hatta dayanıklılık gücüne itiyor. "Burdayım" diyor insan, "Bir yere gitmedim ben".
Kalkanlarım ya da zırhlarım her neyse bir kenara bırakmaya karar verdim. Çünkü ben artık savaşmıyorum. Savaşın ne kadar saçma olduğunu anlamam için bu yaşa gelmem gerekiyordu sanırım. Bunun yaşla da bir ilgisi yok gerçi. Bu, olgunlaşma süreci. Bu, kendinle barışma ve akabinde tüm insanları affetmenle ilgili. Bu, yaşamak dediğin bardağın dolu tarafından bakmayı öğrenme süreci.
Ben şimdi o bardağın içip boşalttığım tarafına değil, yudum yudum ve artık tadını alarak içeceğim kısmına odaklandım.
İlk yudumu aldım bile.

13 Ağustos 2010 Cuma

Karınca

Bugün ne yazsam diye düşüncelerim arasında gezerken, masamın klavyemin önünde yer alan kısmında bir oraya bir oraya seri hareketlerle gidip gelen ve bu haliyle gözüme çok sevimli gelen bir karınca tüm dikkatimi dağıttı. Öyle bir dikkatimi çekme edasıyla hareket ediyordu ki kafamdaki ruh bulutları dağıldı da sanki bir an zihnime güneş açtı.
Çekmecemde sakladığım küp şekerlerin bardak dibinde kalan tozunu klavyenin önüne serptim. Önce biraz durakladı. Sonra gidip en büyük (büyüklük de ne kadar göreceli bir kavram halbuki...) parçayı aldı. Pek de severler tatlıyı.
Aldı almasına da durduğu yerde duruyor kerata. Hah, gidiyor şimdi. Aynı geldiği gibi hızlı adımlarla hem de. İlerde bir yerde durdu. Sanırım bir kısmını yiyor.  Ben bunu yazmaya çalışırken gözden kayboldu.

Ve ben,
yine,
hayatıma renk veren  bir şeyin,
benden uzaklara gidişini,
göremedim.

Sana kızmadım karınca. Ben o şekerleri sevdiğini bile bile serptim oraya. Şekerin en büyüğünü alıp gideceğini bile bile serptim.
Sana değil, kendime kızıyorum ben.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Huzur

Aslında canım çok yanıyor gibi oluyor, sonra geçiyor. Sanki bir yürek hoplaması gelip gidiyor, biri beni itekler gibi. Kendimi acıma koyvermek istiyorum ama hayat bana engel oluyor, izin vermiyor. Çünkü bazen, aslında çok da acımıyormuşum gibi hissediyorum.
Aşk istedim. Aşık olmak istedim. Bazılarında ben beceremedim, bazılarında onlar. Aşk hep şekil değiştirdi. Kimlik değiştirdi. Her bedende farklı bir ten, her canda farklı bir soluk oldu. Kalbim her seferinde başka attı, başka çarptı. En çok seni sevdi ama. Yani şimdilik. Bunu bil.
Tertemiz bir sayfa var önümde. Günün bazı anlarında çok umutlu, sonrasında çok umutsuzum. Hangisi ağır basıyor, bilemedim henüz. Ama önemli olan benim ne istediğimse şayet, ben umutlu kalmayı tercih ediyorum. Aramaktan vazgeçtim; O'nun gelip beni bulmasını bekliyorum artık. Hatta belki, aslında evet, hiçbir şey beklemiyorum.
Evet, gerçekten beklemiyorum.

6 Ağustos 2010 Cuma

İnziva

"Olsun istersin…

Hatta olsun diye yapılması gerekenden daha da fazla üstelersin.
Aşktır ; değer verirsin, ödün verirsin, sevgiden de öte saygı gösterirsin, olmayacak kaç şey varsa bir araya bile getirirsin…
Bakarsın, ne anlattığını anlayabilmiş ne de çözüm için birşeyler yapma gayretinde.
İştir ; sabahlarsın, “olsun” diye ailenden çaldığın zamanı oraya verirsin…
Dosttur ; hayatta kimseyi dinlemediğin kadar dinler, kendine ayırmadığın onca şeyi ona ayırmaya çalışırsın…
Sonra olayın içinden kendini çıkartır şöyle karşıdan yaptıklarına bir bakarsın… Bakarsın ki her şey başladığın gibi!
Olmuyorsa, olmuyordur!..
Gönlün rahat mı?
Elinden geleni yaptın mı?
Cidden olmuyorsa zorlamayacaksın… "

Can Yücel

3 Ağustos 2010 Salı

Köprü

Canım yazmak istemiyor. Hem de hiç istemiyor. Gidip gelen duygularım ve karmaşık ruh halimle kimseyi sıkmaya hakkım yok. Beklentilerimin karşılığını alamadığımı hissettiğim anlarda girdiğim psikoz, çok can sıkmaya başladı. İnsan neyi beklediğini bilmezken böyle bir hale nasıl bürünebilir; kendime şaşıyorum.
Bazı dönemlerde insan bir süreçten geçermiş. Ben o süreç yolundan üzerimde bir zırhla hem de dışı dikenlerle dolu bir zırhla geçtiğimi hissediyorken, kimseyi üzmek istemiyorum. İnsanın kenine dönmesi gerektiği bir anda bir başkasına dönmesi gerekiyorsa, dahası aslında sadece ona dönmek istiyorsa tüm yaşam enerjisi ve varlığıyla, bu gel gitlerden daha iyisi elden gelmiyor.
İnsanı yöneten korkularıymış. Sonuçtan çok süreçle, yani aslında gelecekten çok günüyle yaşaması gerekirken insan, geçmiş deneyimleriyle geleceği arasında bir köprü olarak görürmüş bugünü. Üzerinden geçilen bir yol gibi gördükçe yaşadığı anı, ileriye bakmaktan köprünün güzelliğini, altından akıp gitmekten olan çoşkun bir nehirin yarattığı o büyülü havayı görmezden gelirmiş.

Ben köprünün tam ortasındayım. Biri elimden tutuyor gel, yürü diye. Ben tuttuğum ele bile güvenemeyecek kadar çok sarsılmışım geldiğim yollarda. O köprünün altından geçen belki de dünyada bir kez görebileceğim o nehri gördüğüm anda, köprüde olduğumun bilincine varıp korkmaya başlamışım.
Ben bugünümden korkar, yaşadığımı anladığım anlar bana geldikçe ürker olmuşum. Ben bugüne kadar köprüleri hiç görmemişim çünkü. Bana yaşadığımı hissettiren, dünyayı gösteren, elimden tutup “yürü” diyebilecek kadar cesur birini hiç görmemişim.
Yürümeye çalışıyorum. Bazen köprüde yani yaşadığım an içinde olduğumu farkedip yükseklikten korkmaya başlıyorum. Arkama dönüp bakmak istemiyorum. Tuttuğum o eli bırakmak istemiyorum. Yürümek istiyorum. Attığım her adımı farkederek, yaşadığım her andan mutluluk duyarak ilerlemek istiyorum.
Ben artık korkmak istemiyorum. Yine de çok korkuyorum işte. Geçecek mi?
Geçsin artık. Lütfen geçsin.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Belki

Yazsam, uzun uzun yazsam yeniden. Yeni hatıralara yelken açsam azgın sulardan geçip gitmişken. Yorgun kalbimi dinlendirsem. Nadasa bıraksam duygularımı. Bir gün yeniden tohum versem. En kıymetli, en değerli olsam. Adıma şiirler yazılsa, çok sevilsem. Şımarsam, şımartılsam. Güvenim sarsılmadan güvenli bir kucakta uyuyakalsam.
Keşke tekrar bahar gelse, içimde kuşlar uçsa. Yaşadığım hayal kırıklıkları uçup gitse, ben yine sevsem. Yine özlemle, yine sevgiyle, yine aşkla dolsam. Keşke yargılanmasam, kendim gibi olsam. Her daim dilediğim gibi olsam. Beni her halimde seven biri olsa, benden kaçmasa. Elimden tutsa her halimde. Kızdırsam da ağlatsam da sevse beni. Nazlansam da sevse. Ben de onu sevsem her halinde. Bulutların üstünde yaşatsam, sevgi eksem topraklarına, o beni biçse. Çok sevsem, o da çok sevse. Rüyamız hayallerimize karışsa, planlarımız birlikte yok olsa.
Biliyorum zor. Yargılanmamak çok zor bu yeni dünyada. Olsun, umurumda değil. Ben umutluyum. Çünkü ben buyum. Kimseden bir beklentim yok. Sadece umut ediyorum. Umut güzel bir şey çünkü, umutsuz yaşanmaz ki.
Yaşanmaz.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Korkuluklar

Biliyorum senin için hiçbir anlamı yok bu yazdıklarımın. Tam olarak hangi amacı güttüğümü bilmiyorum zaten ben de yazarken. Sanırım –belki de emin olmaya daha yakın bir sanrı bu- sebep, pişmanlığım.
Sana yaşattığım her acının bedelini tek tek ödedim. Öyle bir ödedim ki canımın içi yandı. Öyle bir söndüm ki sen tüttün hücrelerimde. Öyle bir anladım ki seni yüreğimden bir kuş geçtiğinde, elimde olsa hiç tanımamış olmayı dilerdim seni.
Kendimi cezalandırdım. Topraklarım nadasta kaç zamandır. Yabani otlar sardı benliğimi. Yeni kopardım attım. Dikenleri canımı yaktı, zor kurtuldum. Sürülmeyi bekleyen bir tarlayım sanki. Ne ekersen o çıkacak; sulanırsa meyve verecek, sulanmazsa yabani ağaçlar yetişecek üzerinde ama illa ki yeşillenecek.
Bazen düşünüyorum bana hala kızgın olup olmadığını. Özellikle yediğim her darbede sanki daha bir derine işliyor varlığın. Yüreğime indikçe ağır yumruklar, daha bir sen oluyorum; sen gibi oluyorum. Sanki sana karışıyorum da bir oluyorum; biz oluyorum.
Beni affettiğini söylemeni bekliyorum, yıllar oldu. Yıllar oldu, sus pusuz. Sen sustukça dünya dönmeye devam etti, konuştu günlerim. Günler seni aldı geride bıraktı, sen yürüdün yoluna devam ederek. Ben asılı kaldım bir geçmiş noktasında, sen o noktada, bıraktığım yaşında, tıpkı bir ölü gibi, hiç büyümedin. Hiç değişmedin. Günler geçerken gerçekler değişti, sen de değiştin aslında ama affedilmemiş yürek bir dağ gibiydi. Yerinden nereye gidebilirdi?
Kim demiş dağlar üzülmez diye? Kim demiş dağlar terketmez, acı çektirmez, acı çekmez diye? Kim bilmiş volkanlar nerdedir aslında, nasıl yanar yürek? Kim yanmış böylesine acı çekerek?
Seni affettim, her şeyi koyverdim desen, huzura ereceğim sanki. Aydınlanacak içim, ışıl ışıl bakacağım geleceğe. Sana ulaşmak imkansız artık; affını duymak bir umuttu, artık cansız.
Yoluma devam etmeye karar verdiğim zamandan çok oldu geçeli. Yollar devam etmiş de ben yerimde saymışım meğerse. Şimdi izin verirsen artık, ben gitmeliyim.
Çünkü çok uzundur beklediğim zaman. Gelen geldi. Sen kaldın. Ben gitmeyip de neyleyim?
Neyleyim?

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Anladım ki...

Sığınacak liman olarak gördüğün alıp başını gittiğinde, denizin ortasında yapayalnız kalıyormuş insan. Bazen sevgi ile dostluk birbirine karışırmış ya o noktadaymışsın tam. Giderken bile sevilmek ister ya insan, en çok acıyı bundan çekermiş. Kalbinden çok ruhunda açılan yara, veremediğin bir nefes gibi içine, tam da yüreğinin orta yerine otururmuş. Nefes alıp verirken daha çok canın yansın diye; yaşamındaki her saniye hayal kırıklığının boyasıyla sıvansın diye.
Hissettiğim duyguyu tarif etmekte zorlanıyorum. Kalanla gitmek arasında sıkışmış durumdayım. Hem fiziksel hem de ruhsal olarak. İnanılmamanın ötesinde bazen becerememenin verdiği tuhaf mide bulantısı, gidenin ardından dökmeye çalıştığın ama aslında her zaman çok ağladığın halde bu sefer ses çıkarmayan göz yaşları, yeni bir yaşam kurma hayali içinde savrulup giden umutlarının içinden girecek bir pencere araması, belki de bulması, bulduğunu sanması, sonra bir an hayalden gerçeğe düşmesi, yalnızlığın duvarlarında pencereye yer olmaması...
Umutla umutsuzluk arasındaki o ince çizgi, delilikle ermek arasındaki çizgiyle aynı sanki. Arkamda gönül yorgunlukları, önümde gelecek umutları. Bekliyorum. Ne yöne baksam başka bir his içindeyim. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Hem ağlamak hem de gülmek istiyorum. Geriye gidince nefesim acıtıyor, ileriye bakınca içim açılıyor.
Karanlığıma güneş doğsun istiyorum. Ortada kalmaktan yoruldum. Yürümek istiyorum. Bilinmese de o gelecek, ben gitmek istiyorum.
Anladım ki hayat, anın içinde kendinle aynı odada hapsolmakmış.
Evet.

25 Haziran 2010 Cuma

Haziranın sonu

Çocukluğumdan bilirim Marmara havasını. Karanlık, rutubetli, serin ve çekilmez. Ege'nin en sıcak yerlerinden birinde yaşayan ananem çocukken bana hep "Güneş görmediğin için yanakların bembeyaz!" derdi. (Yıllarca Ege'de yaşadım ama hala allıksız sokağa çıktığımda hasta muamelesi görüyorum.)
Yıllar sonra yine Marmara'da yaşıyorum. Maksimum üç yılda bir ev değiştirme alışkanlığımdan -ya da benim isteğimden bağımsız bir denk geliş durumu mu demeliyim?- yine ödün vermedim. Anadolu yakasının güzel bir semtinde ikamet etmeye başladım. İş yerim ise Avrupa yakasında. Biliyorsunuz İstanbul başlı başına bir ülke kadar büyük. Bir yanında dolu tapır tapır insanları taşlarken diğer yanında nem ve yüzünü gösterip göstermemeye karar veremeyen güneşın sıcaklığı ortalığı kavuruyor. Ben iş ve ev durumum sayesinde dört mevsimi tek bir günde yaşayabiliyorum. (Aman ne ala!)
Konuyu nasıl bağlayacağımı düşünürken aklıma anadolu lisesinin hazırlık sınıfında bize öğretilen "Bir insanla ilk tanıştığınızda konuşacak bir şey bulamazsanız İngilizler gibi havadan konuşun." nasihatını hatırladım. Sanıyorum ilk tanışıklığımızda kendimi ve içselliğimi ortaya dökmeye çekindiğimden, hatta belki de gerçekten Haziran sonunda havanın "karanlık, rutubetli, serin ve çekilmez (bundan çok emin değilim)" oluşundan böyle bir girizgah yaptım tanışıklığımıza.
Sokakta oyun oynayabilen çocuklar dönemindenim. Şanslıyım. Bu yüzden güneşi çok severim. Lakin bu sene olduysa bana bir haller oldu, Haziran sonundaki bu yağmuru çok sevdim. Bu belki büyüdüğümden, belki sokakta geçirebildiğim saatlerin azalmasından, belki de güneşin hatırlattığı çocukluğumun bazen canımı acıtmasından, ya da belki de deniz, kum demek olan güneşin varlığının insanı çalışmaktan alıkoymasından kaynaklanıyordur...
Kimbilir.

22 Haziran 2010 Salı

Ben geldim.

Yazmak denize açılmak gibi.
Sonsuza yürüyüp, fırtınaya koşmak gibi.
Sevilmeden sevmek, gitmeden kalmak gibi.

Başka bir yere gidemediğimden buraya geldim.

Umarım iyi ki gelmişimdir...