25 Haziran 2010 Cuma

Haziranın sonu

Çocukluğumdan bilirim Marmara havasını. Karanlık, rutubetli, serin ve çekilmez. Ege'nin en sıcak yerlerinden birinde yaşayan ananem çocukken bana hep "Güneş görmediğin için yanakların bembeyaz!" derdi. (Yıllarca Ege'de yaşadım ama hala allıksız sokağa çıktığımda hasta muamelesi görüyorum.)
Yıllar sonra yine Marmara'da yaşıyorum. Maksimum üç yılda bir ev değiştirme alışkanlığımdan -ya da benim isteğimden bağımsız bir denk geliş durumu mu demeliyim?- yine ödün vermedim. Anadolu yakasının güzel bir semtinde ikamet etmeye başladım. İş yerim ise Avrupa yakasında. Biliyorsunuz İstanbul başlı başına bir ülke kadar büyük. Bir yanında dolu tapır tapır insanları taşlarken diğer yanında nem ve yüzünü gösterip göstermemeye karar veremeyen güneşın sıcaklığı ortalığı kavuruyor. Ben iş ve ev durumum sayesinde dört mevsimi tek bir günde yaşayabiliyorum. (Aman ne ala!)
Konuyu nasıl bağlayacağımı düşünürken aklıma anadolu lisesinin hazırlık sınıfında bize öğretilen "Bir insanla ilk tanıştığınızda konuşacak bir şey bulamazsanız İngilizler gibi havadan konuşun." nasihatını hatırladım. Sanıyorum ilk tanışıklığımızda kendimi ve içselliğimi ortaya dökmeye çekindiğimden, hatta belki de gerçekten Haziran sonunda havanın "karanlık, rutubetli, serin ve çekilmez (bundan çok emin değilim)" oluşundan böyle bir girizgah yaptım tanışıklığımıza.
Sokakta oyun oynayabilen çocuklar dönemindenim. Şanslıyım. Bu yüzden güneşi çok severim. Lakin bu sene olduysa bana bir haller oldu, Haziran sonundaki bu yağmuru çok sevdim. Bu belki büyüdüğümden, belki sokakta geçirebildiğim saatlerin azalmasından, belki de güneşin hatırlattığı çocukluğumun bazen canımı acıtmasından, ya da belki de deniz, kum demek olan güneşin varlığının insanı çalışmaktan alıkoymasından kaynaklanıyordur...
Kimbilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder