23 Ağustos 2010 Pazartesi

Sıcak, Deniz ve Diğerleri

Keşke ha deyince girebileceğim yakınlıkta bir deniz olsaydı... Çok şey mi istiyorum acaba? Sanırım, evet.
Aman ne vardı sanki kapıyı açtığımda mis gibi deniz koksaydı; imbat usulca karşılasaydı beni, dalgalar hafifçe selam dursaydı... Şurada masmavi bir enginlik olsaydı; sayemde herkes bundan sebeplenseydi mesela, hoş olmaz mıydı?
Ayaklarımı suya soksam, su serin olsa; kocaman kucağına sarsa beni, tüm kötü enerjimi alsa. Bana güzellikler getirse; huzur getirse; ruhuma dinginlik verse; canıma can katsa...

Valla ne güzel olurdu be!

19 Ağustos 2010 Perşembe

Gün

Diyorum ki gün bugün denizin üzerinde batsın. Işıkları süzülürken dalgaların hafifliğinde, tam o anda bir balıkçı takası geçsin sakince. Gök yer yer bulutlu, yer yer açık olsun. Güneşin son demleri arada göz kırpsın bulutların ardında, "yeniden geleceğim ki ben" der gibi... Yedi ışık yaysın güneş denizin üstüne. Yedi farklı nokta olsun deniz üstünde, yedisinin de altında başka balık olsun. Tüm balıklar neşeyle yüzsün, ben uzaktan izleyip gülümseyeyim. Gülüyorum çünkü denizler altını da görebiliyor yüreğim. Serin ve az tuzlu bir açık denizin suyunu görebilmek için göze değil, yüreğe ihtiyaç var derdi hiç tanımadığım büyük büyük babam. Tanımadığımdan belki de, çok severim O'nu hep. Takanın içinde gidiyorken el sallıyor bana uzaktan. Ben bakıyor gülümsüyorum; yedi ışığın altındaki yedi balığa emanet ediyorum O'nu. Balıklar neşe içinde, ben neşe içinde, deniz huşu içinde, günü böylece batırıyoruz denizler içinde. Gün biterken ben keşke bulutlarda otursam. Ve yüreğim deniz kadar serin olsa. Az tuzlu. Evet. Keşke.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Yaşamayı seviyorum ama ölmekten de korkmuyorum

Son zamanlarda dinlediğim güzel bir Dido şarkısı. Kendimce sözlerini Türkçe'ye çevirdim. Hislerimi tarif ettiğini düşünüyorum. Hem güfte hem de beste olarak. Demet Akalın vari sözlere sahip gibi duruyor gerçi en başında; hani pardon adın neydi hatırlamadım şarkılarında olduğu gibi. Ama bir farkla; burada güç aldığın nokta karşındakinin seni terk etmiş olması değil, burada güç senin özbenliğinde yatıyor. Varoluş savaşını tek başına verdiğini hatırlatıyor gibi. Ritimleri seni yalancı değil, gerçek bir dayanma, hatta dayanıklılık gücüne itiyor. "Burdayım" diyor insan, "Bir yere gitmedim ben".
Kalkanlarım ya da zırhlarım her neyse bir kenara bırakmaya karar verdim. Çünkü ben artık savaşmıyorum. Savaşın ne kadar saçma olduğunu anlamam için bu yaşa gelmem gerekiyordu sanırım. Bunun yaşla da bir ilgisi yok gerçi. Bu, olgunlaşma süreci. Bu, kendinle barışma ve akabinde tüm insanları affetmenle ilgili. Bu, yaşamak dediğin bardağın dolu tarafından bakmayı öğrenme süreci.
Ben şimdi o bardağın içip boşalttığım tarafına değil, yudum yudum ve artık tadını alarak içeceğim kısmına odaklandım.
İlk yudumu aldım bile.

13 Ağustos 2010 Cuma

Karınca

Bugün ne yazsam diye düşüncelerim arasında gezerken, masamın klavyemin önünde yer alan kısmında bir oraya bir oraya seri hareketlerle gidip gelen ve bu haliyle gözüme çok sevimli gelen bir karınca tüm dikkatimi dağıttı. Öyle bir dikkatimi çekme edasıyla hareket ediyordu ki kafamdaki ruh bulutları dağıldı da sanki bir an zihnime güneş açtı.
Çekmecemde sakladığım küp şekerlerin bardak dibinde kalan tozunu klavyenin önüne serptim. Önce biraz durakladı. Sonra gidip en büyük (büyüklük de ne kadar göreceli bir kavram halbuki...) parçayı aldı. Pek de severler tatlıyı.
Aldı almasına da durduğu yerde duruyor kerata. Hah, gidiyor şimdi. Aynı geldiği gibi hızlı adımlarla hem de. İlerde bir yerde durdu. Sanırım bir kısmını yiyor.  Ben bunu yazmaya çalışırken gözden kayboldu.

Ve ben,
yine,
hayatıma renk veren  bir şeyin,
benden uzaklara gidişini,
göremedim.

Sana kızmadım karınca. Ben o şekerleri sevdiğini bile bile serptim oraya. Şekerin en büyüğünü alıp gideceğini bile bile serptim.
Sana değil, kendime kızıyorum ben.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Huzur

Aslında canım çok yanıyor gibi oluyor, sonra geçiyor. Sanki bir yürek hoplaması gelip gidiyor, biri beni itekler gibi. Kendimi acıma koyvermek istiyorum ama hayat bana engel oluyor, izin vermiyor. Çünkü bazen, aslında çok da acımıyormuşum gibi hissediyorum.
Aşk istedim. Aşık olmak istedim. Bazılarında ben beceremedim, bazılarında onlar. Aşk hep şekil değiştirdi. Kimlik değiştirdi. Her bedende farklı bir ten, her canda farklı bir soluk oldu. Kalbim her seferinde başka attı, başka çarptı. En çok seni sevdi ama. Yani şimdilik. Bunu bil.
Tertemiz bir sayfa var önümde. Günün bazı anlarında çok umutlu, sonrasında çok umutsuzum. Hangisi ağır basıyor, bilemedim henüz. Ama önemli olan benim ne istediğimse şayet, ben umutlu kalmayı tercih ediyorum. Aramaktan vazgeçtim; O'nun gelip beni bulmasını bekliyorum artık. Hatta belki, aslında evet, hiçbir şey beklemiyorum.
Evet, gerçekten beklemiyorum.

6 Ağustos 2010 Cuma

İnziva

"Olsun istersin…

Hatta olsun diye yapılması gerekenden daha da fazla üstelersin.
Aşktır ; değer verirsin, ödün verirsin, sevgiden de öte saygı gösterirsin, olmayacak kaç şey varsa bir araya bile getirirsin…
Bakarsın, ne anlattığını anlayabilmiş ne de çözüm için birşeyler yapma gayretinde.
İştir ; sabahlarsın, “olsun” diye ailenden çaldığın zamanı oraya verirsin…
Dosttur ; hayatta kimseyi dinlemediğin kadar dinler, kendine ayırmadığın onca şeyi ona ayırmaya çalışırsın…
Sonra olayın içinden kendini çıkartır şöyle karşıdan yaptıklarına bir bakarsın… Bakarsın ki her şey başladığın gibi!
Olmuyorsa, olmuyordur!..
Gönlün rahat mı?
Elinden geleni yaptın mı?
Cidden olmuyorsa zorlamayacaksın… "

Can Yücel

3 Ağustos 2010 Salı

Köprü

Canım yazmak istemiyor. Hem de hiç istemiyor. Gidip gelen duygularım ve karmaşık ruh halimle kimseyi sıkmaya hakkım yok. Beklentilerimin karşılığını alamadığımı hissettiğim anlarda girdiğim psikoz, çok can sıkmaya başladı. İnsan neyi beklediğini bilmezken böyle bir hale nasıl bürünebilir; kendime şaşıyorum.
Bazı dönemlerde insan bir süreçten geçermiş. Ben o süreç yolundan üzerimde bir zırhla hem de dışı dikenlerle dolu bir zırhla geçtiğimi hissediyorken, kimseyi üzmek istemiyorum. İnsanın kenine dönmesi gerektiği bir anda bir başkasına dönmesi gerekiyorsa, dahası aslında sadece ona dönmek istiyorsa tüm yaşam enerjisi ve varlığıyla, bu gel gitlerden daha iyisi elden gelmiyor.
İnsanı yöneten korkularıymış. Sonuçtan çok süreçle, yani aslında gelecekten çok günüyle yaşaması gerekirken insan, geçmiş deneyimleriyle geleceği arasında bir köprü olarak görürmüş bugünü. Üzerinden geçilen bir yol gibi gördükçe yaşadığı anı, ileriye bakmaktan köprünün güzelliğini, altından akıp gitmekten olan çoşkun bir nehirin yarattığı o büyülü havayı görmezden gelirmiş.

Ben köprünün tam ortasındayım. Biri elimden tutuyor gel, yürü diye. Ben tuttuğum ele bile güvenemeyecek kadar çok sarsılmışım geldiğim yollarda. O köprünün altından geçen belki de dünyada bir kez görebileceğim o nehri gördüğüm anda, köprüde olduğumun bilincine varıp korkmaya başlamışım.
Ben bugünümden korkar, yaşadığımı anladığım anlar bana geldikçe ürker olmuşum. Ben bugüne kadar köprüleri hiç görmemişim çünkü. Bana yaşadığımı hissettiren, dünyayı gösteren, elimden tutup “yürü” diyebilecek kadar cesur birini hiç görmemişim.
Yürümeye çalışıyorum. Bazen köprüde yani yaşadığım an içinde olduğumu farkedip yükseklikten korkmaya başlıyorum. Arkama dönüp bakmak istemiyorum. Tuttuğum o eli bırakmak istemiyorum. Yürümek istiyorum. Attığım her adımı farkederek, yaşadığım her andan mutluluk duyarak ilerlemek istiyorum.
Ben artık korkmak istemiyorum. Yine de çok korkuyorum işte. Geçecek mi?
Geçsin artık. Lütfen geçsin.