7 Temmuz 2010 Çarşamba

Anladım ki...

Sığınacak liman olarak gördüğün alıp başını gittiğinde, denizin ortasında yapayalnız kalıyormuş insan. Bazen sevgi ile dostluk birbirine karışırmış ya o noktadaymışsın tam. Giderken bile sevilmek ister ya insan, en çok acıyı bundan çekermiş. Kalbinden çok ruhunda açılan yara, veremediğin bir nefes gibi içine, tam da yüreğinin orta yerine otururmuş. Nefes alıp verirken daha çok canın yansın diye; yaşamındaki her saniye hayal kırıklığının boyasıyla sıvansın diye.
Hissettiğim duyguyu tarif etmekte zorlanıyorum. Kalanla gitmek arasında sıkışmış durumdayım. Hem fiziksel hem de ruhsal olarak. İnanılmamanın ötesinde bazen becerememenin verdiği tuhaf mide bulantısı, gidenin ardından dökmeye çalıştığın ama aslında her zaman çok ağladığın halde bu sefer ses çıkarmayan göz yaşları, yeni bir yaşam kurma hayali içinde savrulup giden umutlarının içinden girecek bir pencere araması, belki de bulması, bulduğunu sanması, sonra bir an hayalden gerçeğe düşmesi, yalnızlığın duvarlarında pencereye yer olmaması...
Umutla umutsuzluk arasındaki o ince çizgi, delilikle ermek arasındaki çizgiyle aynı sanki. Arkamda gönül yorgunlukları, önümde gelecek umutları. Bekliyorum. Ne yöne baksam başka bir his içindeyim. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Hem ağlamak hem de gülmek istiyorum. Geriye gidince nefesim acıtıyor, ileriye bakınca içim açılıyor.
Karanlığıma güneş doğsun istiyorum. Ortada kalmaktan yoruldum. Yürümek istiyorum. Bilinmese de o gelecek, ben gitmek istiyorum.
Anladım ki hayat, anın içinde kendinle aynı odada hapsolmakmış.
Evet.