3 Ağustos 2010 Salı

Köprü

Canım yazmak istemiyor. Hem de hiç istemiyor. Gidip gelen duygularım ve karmaşık ruh halimle kimseyi sıkmaya hakkım yok. Beklentilerimin karşılığını alamadığımı hissettiğim anlarda girdiğim psikoz, çok can sıkmaya başladı. İnsan neyi beklediğini bilmezken böyle bir hale nasıl bürünebilir; kendime şaşıyorum.
Bazı dönemlerde insan bir süreçten geçermiş. Ben o süreç yolundan üzerimde bir zırhla hem de dışı dikenlerle dolu bir zırhla geçtiğimi hissediyorken, kimseyi üzmek istemiyorum. İnsanın kenine dönmesi gerektiği bir anda bir başkasına dönmesi gerekiyorsa, dahası aslında sadece ona dönmek istiyorsa tüm yaşam enerjisi ve varlığıyla, bu gel gitlerden daha iyisi elden gelmiyor.
İnsanı yöneten korkularıymış. Sonuçtan çok süreçle, yani aslında gelecekten çok günüyle yaşaması gerekirken insan, geçmiş deneyimleriyle geleceği arasında bir köprü olarak görürmüş bugünü. Üzerinden geçilen bir yol gibi gördükçe yaşadığı anı, ileriye bakmaktan köprünün güzelliğini, altından akıp gitmekten olan çoşkun bir nehirin yarattığı o büyülü havayı görmezden gelirmiş.

Ben köprünün tam ortasındayım. Biri elimden tutuyor gel, yürü diye. Ben tuttuğum ele bile güvenemeyecek kadar çok sarsılmışım geldiğim yollarda. O köprünün altından geçen belki de dünyada bir kez görebileceğim o nehri gördüğüm anda, köprüde olduğumun bilincine varıp korkmaya başlamışım.
Ben bugünümden korkar, yaşadığımı anladığım anlar bana geldikçe ürker olmuşum. Ben bugüne kadar köprüleri hiç görmemişim çünkü. Bana yaşadığımı hissettiren, dünyayı gösteren, elimden tutup “yürü” diyebilecek kadar cesur birini hiç görmemişim.
Yürümeye çalışıyorum. Bazen köprüde yani yaşadığım an içinde olduğumu farkedip yükseklikten korkmaya başlıyorum. Arkama dönüp bakmak istemiyorum. Tuttuğum o eli bırakmak istemiyorum. Yürümek istiyorum. Attığım her adımı farkederek, yaşadığım her andan mutluluk duyarak ilerlemek istiyorum.
Ben artık korkmak istemiyorum. Yine de çok korkuyorum işte. Geçecek mi?
Geçsin artık. Lütfen geçsin.