13 Ağustos 2010 Cuma

Karınca

Bugün ne yazsam diye düşüncelerim arasında gezerken, masamın klavyemin önünde yer alan kısmında bir oraya bir oraya seri hareketlerle gidip gelen ve bu haliyle gözüme çok sevimli gelen bir karınca tüm dikkatimi dağıttı. Öyle bir dikkatimi çekme edasıyla hareket ediyordu ki kafamdaki ruh bulutları dağıldı da sanki bir an zihnime güneş açtı.
Çekmecemde sakladığım küp şekerlerin bardak dibinde kalan tozunu klavyenin önüne serptim. Önce biraz durakladı. Sonra gidip en büyük (büyüklük de ne kadar göreceli bir kavram halbuki...) parçayı aldı. Pek de severler tatlıyı.
Aldı almasına da durduğu yerde duruyor kerata. Hah, gidiyor şimdi. Aynı geldiği gibi hızlı adımlarla hem de. İlerde bir yerde durdu. Sanırım bir kısmını yiyor.  Ben bunu yazmaya çalışırken gözden kayboldu.

Ve ben,
yine,
hayatıma renk veren  bir şeyin,
benden uzaklara gidişini,
göremedim.

Sana kızmadım karınca. Ben o şekerleri sevdiğini bile bile serptim oraya. Şekerin en büyüğünü alıp gideceğini bile bile serptim.
Sana değil, kendime kızıyorum ben.