16 Nisan 2012 Pazartesi

konuşsan da konuşmasan da...

bazen özenle seçsen de kelimelerini karşındakinin seni duyduğu kadarsın. ne güzel demiş şair; "ne olursa olsun kaşın gözün, karşındakinin görebildiğidir rengin...". sahi ya, şairler hep güzel demeye çalışmaz mı zaten...

demez belki de... nerden bilelim biz; değil miydi o ne derse desin bizim ne anladığımız önemli;  öyle mi? sahiden böyle mi? insanın ne demeye çalıştığı önemli değil mi ya da ağzından çıkan her şey niyetini bu kadar belli eder mi? davranışlar niye var o zaman? o zaman niye var bunca şairler, yazarlar, dahası nice konuşamayan binlerce insanlar...

insan tabii. sen gibi. ben gibi. etten, kemikten, kandan biraz; kalbi varsa camdan biraz. ne vardı beni anlasan biraz?

çok konuşmak aslında susmakla eşdeğer. ne vakit çok konuşan birini görürseniz, bilin ki çok susmakta aslında ya da susmaktan bıkmakta. haykırışta yüreği, bıkkın ama ne var ki insanlar sese tahammül edememekte; sesler  ya arşa değer belki bir gün yükselerek ya da en dibe geri gömülmekte.

konuşur kimi zaman insan. ne anlatacağını bilemez gibi konuşur. acıtarak sıralar kelimelerini sonu gelmez bir trenin vagonları gibi; köprüler aşar, viyadükler aşar, tüneller geçer... lakin susamaz. oysa kimi zaman da susar insan; derin suların derin sessizliği ya da gürültülü rüzgarların bitmeyen uğultusu gibi, çağlayarak susar; bezdirir, bıktırır karşısındakini.

sözler acıtır mı gerçekten? anlatamamak mı suçlu yapar insanı anlamamak mı? en çok kimin canı yanar peki; anlamayanın mı?

anlatıp da anlaşılamayanın mı?

hayat seçimlerden ibaretse, seçimler özgürlükle eşdeğerse, susan özgür olabilir mi? çok konuşan özgür değil midir? öyleyse özgürlük acı vermez mi insana?

hayat acıtır;
sussan da susmasan da.
özgürlük acıtır;
seçsen de seçmesen de.
anlaşılmamak acıtır;

konuşsan da konuşmasan da...